Kanseri sadece yaşam tarzı mı tetikliyor? Uzmanlardan DSÖ raporuna dikkat çeken eleştiri

Img

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) 2026 Küresel Kanser Raporu’nun en güçlü yanı, kanseri yalnızca biyolojik bir hastalık olarak değil; eşitsizlik, sağlık sistemleri, sosyal koruma ve evrensel sağlık hakkı bağlamında ele alması. Raporun ana mesajı, kanser tedavisine erişimdeki küresel uçuruma dikkat çekmek: Bilim ilerliyor, fakat bu ilerleme herkese ulaşmıyor! Bir önceki yazımda tüm bunları ayrıntıları ile aktardım. Bu yazıda ise DSÖ’nün neleri söylemediği üzerinde duracağım.

T24’ün haberine göre, raporda kanserin toplumsal eşitsizlik boyutu güçlü biçimde anlatılırken, endüstriyel üretim biçimlerinin, kimyasal maruziyetlerin, kitlesel/endüstriyel tarım-gıda rejiminin ve kapitalist büyüme modelinin kanser epidemiyolojisindeki yapısal rolü göz ardı ediliyor. DSÖ raporu bize kanserin yükünü, eşitsiz dağılımını ve sağlık sistemlerinin yetersizliğini anlatırken; kanserojen dünyanın küresel kapitalist sistem tarafından sistematik olarak nasıl üretildiğinden hiç bahsetmiyor.

RAPORDA YER ALMAYAN KANSER RİSKLERİ

SONSUZ KİMYASALLAR

Per- ve polifloroalkil maddeler (PFAS); yapışmaz tavalardan fast-food ambalajlarına, kozmetikten su itici kumaşlara ve yangın söndürme köpüklerine kadar endüstriyel üretimin her katmanında on yıllardır yaygın olarak kullanılıyor. Doğada biyolojik olarak parçalanmadıkları için literatürde ‘sonsuz kimyasallar’ olarak adlandırılan bu bileşikler; suya, toprağa, gıda zincirine ve nihayetinde insan bedenine sistematik olarak sızmaktadır. Günümüzde PFAS’ın yarattığı toksikolojik risklere dair bilimsel kanıt düzeyi oldukça güçlenmiştir. Nitekim Uluslararası Kanser Araştırmaları Ajansı (IARC), PFOA’yı ‘insan için kesin kanserojen’ (Grup 1), PFOS’u ise ‘olası kanserojen’ (Grup 2B) olarak sınıflandırmıştır. PFOA’nın özellikle böbrek ve testis kanserleri ile bağına ilişkin insan epidemiyolojisinde sınırlı, deneysel hayvan çalışmalarında ise yeterli kanıtlar mevcuttur. Buna rağmen, DSÖ’nün küresel kanser raporunda PFAS, kanser epidemiyolojisinin ana başlıklarından biri olarak yer almıyor. Oysa içme suyu kirliliği, gıda güvenliği, endüstriyel üretim ve atık rejimi birlikte düşünüldüğünde PFAS; kanserojen dünyanın yapısal olarak nasıl üretildiğinin ve modern kanser riskinin en çarpıcı örneklerinden biri.

MİKROPLASTİKLER

Mikroplastikler ve nanoplastikler açısından tablo daha karmaşık. Bugün için “mikroplastikler kesin olarak kanser yapar” demek bilimsel olarak doğru değilse de ciddi endişeler olduğunu söylemek mümkün. Son çalışmalar mikroplastiklerin özellikle sindirim sistemi üzerinden kalın bağırsağa ulaşabildiğini; intestinal bariyeri bozabileceğini, inflamasyonu artırabileceğini, mikrobiyotayı değiştirebileceğini ve hücresel hasar mekanizmalarını tetikleyebileceğini gösterdi. Kalın bağırsak kanseri açısından bu mekanizmalar özellikle önemli. Mikroplastikler açısından epidemiyolojik kanıt henüz sınırlı, ancak deneysel kanıtlar giderek güçleniyor. Bu nedenle mikroplastikler, gençlerde görülme sıklığı artan erken başlangıçlı kalın bağırsak kanseri tartışmasında giderek daha fazla yer alıyor.

Pestisitler konusunda kanıtlar daha eski ve çok daha fazla. Glifosat “muhtemel kanserojen” — Grup 2A — olarak sınıflandırılmıştır. Tarımsal pestisitlerle özellikle non-Hodgkin lenfoma arasındaki ilişki üzerine çok sayıda epidemiyolojik çalışma var. Üstelik kanserojen olarak nitelenen tek pestisit glifosat da değil. Dünya genelinde farklı kimyasal yapıya sahip bine yakın pestisit kullnılıyor. Bu tarımsal zehirlerin hatırı sayılır bir kısmı, insan vücudundaki hassas hormonal dengeyi taklit eden ya da bloke eden ‘endokrin (hormonal sistem) bozucu pestisitler’ olarak sınıflandırılıyor. Tehdidin ulaştığı en güncel ve sarsıcı boyut ise pestisitlerin kalıcılığını ve yayılımını artırmak adına ticari formülasyonlarına PFAS bileşiklerinin eklenmesidir. Bu durum, doğada ve bedende asla yok olmayan iki devasa toksik gücün (pestisitler ve sonsuz kimyasalların) endüstriyel tarım eliyle birleştirilerek gıda zincirine doğrudan enjekte edilmesi anlamına geliyor. Üstelik sahada karşı karşıya kalınan tablo hiçbir zaman tek bir pestisite maruziyetle sınırlı kalmamakta; insanlar beslenme yoluyla aynı anda onlarca farklı pestisite yani ‘çoklu pestisit kokteyllerine’ maruz kalmaktadır. Dolayısıyla buradaki temel mesele, tek tek kimyasalların yasal toksisite sınırlarına indirgenemeyecek kadar sistematiktir. Bu nedenle karşımızda çok daha büyük, yapısal bir halk sağlığı krizi bulunmaktadır. Modern tarım, yüksek verimlilik adına geniş ölçekli kimyasal maruziyeti olağan hale getirdi. Tarım işçisi, mevsimlik tarım emekçisi, kırsal nüfus, pestisit uygulayıcıları, çocuklar ve gıda zinciri üzerinden bütün toplum bu toksik maruziyet sağanağı altında.

ENDOKRİN BOZUCU KİMYASALLAR

Endokrin bozucu kimyasallara düşük doz, uzun süreli maruziyet ile gebelik, çocukluk ve ergenlik döneminde biyolojik yapının etkilendiğini biliyoruz. Bu grup içinde BPA (polikarbon plastikler, konserve iç kaplamaları), bazı pestisitler, bazı PFAS bileşikleri ve endüstriyel kimyasallar yer alır. Meme, prostat, testis, tiroid ve metabolik hastalıklarla ilişkileri uzun süredir tartışılıyor. Kanıt düzeyi kimyasala ve kanser türüne göre değişiyor. Bazılarında epidemiyolojik kanıt hâlâ güçlü değil. Ancak erken yaşam maruziyeti kavramı, özellikle erken başlangıçlı kanserler açısından giderek daha kritik hâle geliyor.

ENDÜSTRİYEL TARIM VE GIDA ENDÜSTRİSİ

DSÖ raporu kanser riski için obezite, fiziksel hareketsizlik, alkol, tütün ve sağlıksız beslenmeyi vurguluyor. Bunlara kimse itiraz etmiyor ancak “sağlıksız beslenme” yalnızca bireysel tercih mi? Bugünün küresel endüstriyel gıda rejimi; ultra işlenmiş gıdaları, yüksek fruktozlu ürünleri, ucuz kaloriyi, düşük lifli beslenmeyi, endüstriyel et üretimini, pestisit kullanımını, plastik ambalajı ve gıda katkı maddelerini birlikte üretiyor. Dolayısıyla kanser riski, market rafındaki bireysel seçimle sınırlı değil. Asıl mesele o rafı mümkün kılan üretim zinciri.

Kapitalist gıda sistemi önce hastalık riskini üretiyor, sonra bu riskin tedavisini yüksek maliyetli bir piyasa hizmeti olarak satıyor. Özellikle düşük gelir grupları için ultra işlenmiş ve düşük besin değerine sahip gıdalara yönelmek çoğu zaman bir tercih değil ekonomik (daha ucuz oldukları için) zorunluluktur. Benzer biçimde hava kirliliğinin yoğun olduğu sanayi bölgelerinde yaşamak ya da yeşil alanlardan yoksun kentlerde hareketsiz bir yaşam sürmek de bireysel seçim değildir. Bu nedenle kanser riskini yalnızca yaşam tarzı üzerinden açıklamak, riski üreten toplumsal koşulları ve asıl failleri görünmez kılıyor. Sağlıklı yaşam önerileri ancak insanların sağlıklı yaşayabileceği toplumsal koşullar yaratıldığında gerçek anlamını kazanır.

İŞÇİ SAĞLIĞI VE MESLEKİ KANSERLER

Raporda işçi sağlığına ilişkin vurgu yok denecek düzeyde. Asbest maruziyeti, benzen, silika, dizel egzozu, vinil klorür, kaynak dumanı, gece vardiyası, tarım işçilerinin pestisit maruziyeti, tekstil, boya, kimya ve maden işçilerinin kanser riski, işyeri denetimleri, meslek hastalığı olarak kanserlerin tanınması ve tazmini başlıkları yok. Oysa bunlar DSÖ ve ILO’nun başka yayınlarında son derece güçlü biçimde vurgulanmıştı. Örneğin DSÖ’nün 2024 tarihli asbest bilgi notuna göre her yıl 200 binden fazla ölüm mesleki asbest maruziyetine bağlı. Üstelik küresel sermaye; başta asbestli gemi sökümü ve ağır kimya sanayisi gibi yüksek kanser riski barındıran kirli iş kollarını kentsel çeperlere kaydırdığı gibi, Küresel Kuzey ülkelerinin ürettiği ve yüksek düzeyde kanserojen kimyasallar içeren endüstriyel atık ve çöpleri de Küresel Güney ülkelerine transfer etmektedir. Bu durum, kanser riskinin sınıfsal ve coğrafi olarak deşarj edilmesinden başka bir şey değildir. Milyonlarca insan için kanser riski; bireysel yaşam tarzı seçimlerinden ya da sigara tüketiminden çok önce, içine doğulan coğrafyanın küresel sistemdeki yeriyle ve hayatta kalmak için çalışmak zorunda olunan işyerlerinin toksik koşullarıyla başlıyor. Madenlerde, tersanelerde, inşaatlarda, boya fabrikalarında, kimya tesislerinde ve tarım alanlarında çalışan işçiler, kanserojenlerle en yoğun temas eden insanlar. DSÖ’nün raporda önerdiği kanser mücadele stratejisi, işçi sağlığını ve küresel toksik atık/çöp transferini merkeze almadığı için çok eksik kalıyor.

SAVAŞ VE KANSER

Çatışma bölgelerinde altyapının yıkılması, onkolog göçü, ilaç tedarik zincirinin kırılması, geç tanı, ileri evre başvurular, psikososyal ve ekonomik yıkım kanser ölümlerini doğrudan etkiliyor. Ukrayna, Gazze, Sudan, Suriye, Irak, Afganistan, Yemen ve Dağlık Karabağ örnekleri aynı sonuçları gözler önüne seriyor. Mobil sağlık birimleri, teleonkoloji ve sınır ötesi sevk sistemleri çok yetersiz. Bu sorunun kalıcı çözümü ancak sağlık hakkını ve barışı merkeze alan politikalarla mümkün. Suriye’de akciğer kanserlerinin %64’ü metastatik evrede tanı alıyor. Beş yıllık sağkalım yalnızca %0,1. Afgan kanser hastalarının %56’sı evre III-IV hastalıkla Pakistan’a ulaşabiliyor. Gazze’de tek kanser hastanesi bombardımandan sonra kapandı. Sudan’da kemoterapi ilaçlarının sürekliliği bozuluyor ve tedavi kesintileri yaşanıyor. Savaş; tanıyı geciktiriyor, tedaviyi kesiyor, ilaçları ulaşılamaz hale getiriyor, hekimleri göçe zorluyor, yoksulluğu derinleştiriyor, kanseri daha ölümcül bir hastalığa dönüştürüyor.

KAPİTALİZMİN KANSER EPİDEMİYOLOJİSİ

Kanser epidemiyolojisi yalnızca mutasyonların, genlerin ve hücre döngüsünün hikayesi değildir. Aynı zamanda endüstriyel kimya, fosil yakıt ekonomisi, tütün endüstrisi, alkol endüstrisi, ultra işlenmiş gıda, pestisit bağımlı tarım, plastik üretimi, hava kirliliği, çalışma koşulları, kentleşme, yoksulluk, toksik sömürgeleştirme (Küresel Kuzey ülkelerinden Küresel Güney ülkelerine çevre kirliliğine yol açan sektörler ile toksik atıkların ve çöplerin transferi) ve sağlık hizmetlerinin metalaşması tarihidir.

DSÖ raporu eşitsizliği vurguluyor. Ancak eşitsizliği üreten ekonomik düzeni tartışmıyor. Bu bir rastlantı ya da ihmal değil, siyasi tercih. Uluslararası sağlık raporları çoğu zaman devletlerin, şirketlerin ve küresel kurumların kabul edebileceği bir dil kurar. Bu nedenle “risk faktörü” denir; ama riskin üretim ilişkilerine değinilmez.

Tütün örneği bu açıdan öğreticidir. Yıllarca bireysel alışkanlık gibi sunulan sigara, sonunda endüstriyel manipülasyon, reklam, bağımlılık ve sermaye stratejisi olarak ifşa olmuştur. Bugün benzer bir okuma gıda, plastik, pestisit ve kimya endüstrisi için de yapılmak zorunda.

DSÖ’NÜN POZİSYONU

Yukarıda aktardığım başlıklar güçlü endüstriyel çıkarlarla doğrudan çatışan konular. Pestisit, plastik, gıda, kimya ve fosil yakıt endüstrilerini merkeze alan bir kanser politikası, yalnızca sağlık bakanlıklarını değil; tarım, ticaret, sanayi, enerji ve çevre politikalarını da karşısına alır.

Kanser kontrolü hâlâ büyük ölçüde tanı ve tedavi ekseninde örgütlenmektedir. Oysa bu başlıklar bizi çok daha zor bir alana götürüyor. Kanseri tedavi etmekten önce kanserojen üretimini sınırlamak gerekir.

DSÖ 2026 raporu, kanserin çevresel ve endüstriyel kökenlerine değinmeden kanser mücadele stratejisi öneriyor. Oysa gerçek kanser politikası şu sorulara yanıt vermeden kurulamaz:

patronlardunyasi.com

yok

Author: Ahmet Aydın